Financial Times Gazetesi’nin TCMB Rezervleri ile ilgili manşet haberi bize ne anlatıyor?

0
549

Uluslararası iş ve finans çevrelerinin yakından takip ettiği İngiliz Financial Times Gazetesinde 18 Nisan 2019 tarihinde çıkan “Turkey props up reserves with eye on shaky lira” başlıklı özel haberde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin “swap” işlemleri kullanılarak olduğundan daha yüksek gösterildiği ve bunun yatırımcılar ve analistler arasında Türk Lirasının istikrarı konusunda endişe yarattığı iddia edildi.
Öncelikle finans literatürüne uzak olanlar için swap nedir kısaca ona değinelim.

Basitçe açıklamak gerekirse, Türkçemizde “takas” anlamına gelen “swap” işlemi, belirli bir sürenin sonunda geri ödenmek üzere bir para biriminin başka bir para birimi ile değiş tokuş edilmesidir. Swap işlemine Türk Lirası üzerinden örnek verecek olursak, anlaşan iki taraf birbirlerine TL ve döviz verirler. Üzerinde mutabık kalınan bir sürenin sonunda TL’yi borç alan taraf TL’nin, dövizi borç alan taraf ise dövizin faizini anapara ile birlikte karşı tarafa öder ve swap işlemi bu şekilde tamamlanmış olur.

Financial Times’ın haberine bakılırsa, TCMB’nin muhtemelen Türk bankalarıyla swap yaparak belirli bir süre için onlara Türk Lirası verip karşılığında döviz aldığı ve bu şekilde rezervlerini kimilerine göre “suni” bir şekilde yükseltmeye çalıştığı anlaşılıyor. “Suni” denmesinin sebebi rezervdeki artışın kısa vadeli borçlanılarak gerçekleşiyor olması. Halbuki TCMB’nin Türk Lirasını koruyabilmesi için borçlanarak değil satın alarak elde ettiği ve geçici değil kalıcı olarak uhdesinde buludurduğu döviz rezervlerine ihtiyacı var. Merkez Bankacılığında uluslararası kabul görmüş eğilim bu şekildedir ve bu yüzden bir merkez bankasının kendi milli parasının değerini koruma kapasitesi söz konusu olduğunda brüt değil net rezervler dikkate alınır. Zira rezervlerin swap veya başka enstrümanlar yoluyla borçlanılarak elde edilen kısmının net rezerv olarak kabul edilip edilemeyeceği tartışmalı bir konudur.

Peki, TCMB bunu neden yapıyor? Sebebini anlamak için biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
Hatırlanacağı üzere, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden yaklaşık bir hafta önce, 22 Mart Cuma günü USD/TL kurunda hızlı bir yükseliş olmuş ve Türk Lirası bir gün içinde yaklaşık %6 değer kaybetmişti. Bunu tetikleyen olay, açıklanan resmi verilere göre Merkez Bankası rezervlerinde sebebi tam olarak anlaşılamayan ani bir düşüş gözlenmesiydi. Bu bilginin ortaya çıkması ile birlikte kur hızla artmaya başlayınca çoğu Londra’da yerleşik yabancı yatırımcılar (bankalar ve fonlar) TL’nin tıpkı 2018 Ağustos ayında olduğu gibi hızlı ve büyük bir değer kaybı yaşayacağını düşündüler ve bundan faydalanmak istediler. Bu beklenti ile, son yıllarda oldukça aktif olan Londra’daki swap piyasasında ellerindeki dövizi Türk bankalarına verip karşılığında kısa vadeli TL borçlandılar ve aldıkları bu TL’ler ile spot piyasada (ileriki bir tarihte değil hemen gerçekleşen işlemlerin yapıldığı piyasada) döviz satın almaya başladılar. Amaç, yaşanacak kur artışı sayesinde, TL borçlanma sonucu ödeyecekleri faizden daha yüksek bir kur artış geliri elde etmekti. Mekanizma şöyle işleyecekti: Örneğin, kur 5,40 iken swap işlemiyle 10 milyon USD’yi verip karşılığında 3 gün süreyle 54 milyon TL borçlanan yabancı bir banka olduğunu farz edelim. Banka aldığı bu borç için yıllık %24 faizden 3 gün sonunda 108 bin TL faiz ödeyecektir. Bunun yanında,
borç aldığı 54 milyon TL hesabına geçer geçmez o anda hala 5,40 olan kurdan 10 milyon USD satın aldığını varsayalım. Bu durumda bankanın 3 gün boyunca taşıyacağı pozisyon 10 milyon USD nakit, 54 milyon TL borç ve 10 milyon USD alacaktır. 3 üncü günün sonunda değiş tokuş edilen 10 milyon USD ile 54 milyon TL sahiplerine iade edildiğinde kur 5.80 olduysa (ki spot piyasada döviz alımları yoğunlaştığında kurun yükselmesi kaçınılmazdır), yabancı banka elindeki nakit USD’yi satar ve eline 58 milyon TL geçer. Bu parayla, 3 gün önce aldığı ve faizi ile birlikte 54 milyon 108 bin TL olan borcunu kapatabilir ve 3 milyon 892 bin TL de kar eder.

Spekülatif mahiyetteki bu mekanizma işlediği takdirde Türk Lirası ülkemizin makroekonomik temellerinin ima ettiği seviyeye göre çok daha fazla değer kaybedebilir ve bu mekanizmayı çalıştıran yabancı yatırımcılar kısa zamanda astronomik karlar elde edebilirdi. Bunu gören TCMB radikal denebilecek ve sonrasında çok tartışılan bir tedbir aldı ve Türk bankalarının yabancılara swap yoluyla borç vermesini muhtemelen “rica yoluyla” engelledi. Böylece yabancı bankalar Türk bankalarından TL borçlanıp döviz talebi yaratamaz hale geldi ve kurdaki atak durduruldu. Tabii bunun kaçınılmaz bir yan etkisi olarak, Londra’daki swap piyasasında TL borçlanma maliyeti gecelik %1300’lere kadar çıktı. TL borç bulabilen az sayıda yabancı banka bu astronomik faizleri kabul etmek zorunda kaldı. TL borçlarının vadesi gelen ancak TL bulamayan diğer yabancılar ise ellerindeki dövizi, hisse senetlerini ve tahvilleri satmak zorunda kaldılar. Bunun sonucunda döviz kuru düşmeye başladı ancak Türk hisse senedi ve tahvil piyasalarında da büyük değer kayıpları yaşandı.

TCMB’nin aldığı bu radikal önlem TL’ye karşı yapılan spekülatif atağı durdurdu fakat bu olay
Londra’daki swap piyasasının işlerliğini kaybetmesine neden oldu. Yabancı bankalar serbest
piyasa kurallarına aykırı gördükleri ve zarar etmelerine yol açan bu olaydan ötürü ciddi güven kaybı yaşadılar ve bu piyasadaki faaliyetlerini azalttılar. Bu gelişme Türk bankaları için hiç iyi olmadı çünkü iç piyasadaki mevduat yapısı nedeniyle Türk bankaları yurtiçinde kredi verebilmek için bu piyasaya ihtiyaç duyuyor. Bunun sebebi, yurtiçindeki TL kredi talebinin bankalardaki TL mevduatlardan fazla olması. Diğer bir deyişle Türk bankaları, TL mevduatları TL kredilerini fonlamaya yetmediği için döviz mevduatlarının bir kısmını geçici olarak TL’ye çevirmek zorundalar. Bunu da Londra’daki swap piyasasında döviz verip karşılığında TL alarak yapıyorlardı. Bu işlem haftalık ve aylık gibi kısa vadelerde yapılsa da sürekli yenilendiği için Türk bankalarına daimi bir fon kaynağı teşkil ediyordu. Londra swap piyasasındaki güven kaybı nedeniyle Türk bankalarının artık bu imkândan faydalanamadığı anlaşılıyor çünkü yabancı bankalar TL karşılığı döviz işlemi yapmakta isteksiz hale gelmiş gibi görünüyor.

Peki bu sıkıntı nasıl giderilmeye çalışılıyor? İşte bu sorunun cevabı, Financial Times’ın haberinde iddia edilen TCMB rezervlerindeki “yanıltıcı” artışın da kaynağı olan swap işlemleri. Haberin dayandırıldığı TCMB verilerine göre 25 Mart’tan itibaren swap yoluyla yapılan kısa vadeli döviz borçlanmasında ani bir artış söz konusu ve bu artış TCMB rezervlerinde aynı dönemde gerçekleşen hızlı düşüşü perdeliyor. Nitekim, yapılan swap işlemleri dikkate alınmadığında TCMB’nin net rezervleri 16 milyar USD’nin altına iniyor. Bu tutar Türkiye’nin 20 milyar USD olan bir aylık ithalatının bile altında. Kısacası TCMB Mart’ın son haftasından itibaren kaybettiği rezervleri swap yoluyla muhtemelen yurtiçi bankalardan döviz borçlanıp karşılığında TL vererek geri kazanmaya çalışıyor ve bunu yaparken artık Londra swap piyasasında TL borçlanamayan bankalarımızın sorununu da çözmüş oluyor. Yani bir taşla iki kuş vurulmuş gibi görünüyor. Hem TCMB rezervleri yükseliyor hem de
bankalarımızın TL ihtiyacı gideriliyor. Ancak, kısa vadede işe yarıyor gibi görünen bu sistemin uzun vadede başarılı olması mümkün değil. Zira TCMB Türk lirasını korumak için (son haftalarda muhtemelen yaptığı gibi) BOTAŞ ve kamu bankaları aracılığıyla piyasaya döviz satmaya devam ederse rezervlerindeki düşüşü engellemek için yurtiçi bankalardan giderek daha fazla döviz borçlanmak zorunda kalacak. Aslında mevduat sahiplerinin dövizlerini bankalardan ödünç alıp piyasaya satmaktan ibaret olan bu uygulamanın sonsuza kadar sürdürülemeyeceği aşikâr. Ayrıca, bankalardan ödünç alınan döviz karşılığında piyasaya verilen TL’nin para arzını artırarak enflasyonist baskı yaratması ve bu nedenle döviz talebini yükseltmesi de söz konusu. Diğer bir deyişle, TCMB döviz sattıkça dövize talebin arttığı kısır bir döngüye girilmesi mümkün. Bu çok tehlikeli bir durum çünkü özel sektörün yüksek dış borç stoku olduğu ve bunun yanında ülkedeki döviz birikiminin sınırlı ve döviz borcu olmayan hane halkında yoğunlaşmış olduğu göz önünde bulundurulduğunda birçok özel sektör kuruluşu ve hatta bazı bankaların batmasına yol açabilecek büyük bir kur krizinin yaşanması ihtimal dâhilinde. Şayet ülkemize yurtdışından yeni döviz girmez ve içerdeki dövizin de serbestçe yurtdışına çıkmasına imkân veren mevcut kambiyo
rejimi sürdürülürse böyle acı bir son kaçınılmaz olabilir.

Peki nasıl bu noktaya geldik ve döviz piyasasındaki baskı neden artık engellenemiyor?
Aslında TCMB Kasım 2017’den bu yana döviz kurunu baskılamaya çalışıyor. Bunun için ilk olarak Türk Lirası Uzlaşmalı Vadeli Döviz Satış İşlemleri (Non-Delivarable Forwards), sonra da VİOP’taki vadeli döviz satış kontratları ile spot piyasadaki döviz talebini erteleyip zamana yaymaya çalıştı.
Ancak bu talep artık baskılanamaz hale geldiğinden bir süredir yukarıda anlatıldığı gibi dolaylı yollardan Merkez Bankası rezervlerinden karşılanmaya çalışılıyor ve bu yüzden rezervler eriyor. Hal böyleyken, rezervlerdeki erime fark edilip spekülatif döviz talebine yol açmasın ve bu nedenle yeni bir kur atağı yaşanmasın diye yine yukarıda anlatıldığı gibi rezervler TCMB yönetimi tarafından suni yöntemlerle ve şeffaf olmayan bir şekilde yüksek gösterilmeye çalışılıyor. İşte Financial Times Gazetesi’nin 18 Nisan 2019 tarihinde ilk sayfadan verdiği özel haber piyasa uzmanlarının uzun süre bu şekilde kandırılamayacağının net bir göstergesi. Spot piyasadaki döviz talebinin artık baskılanamamasının üç temel sebebi var:
Birincisi, uygulanan hatalı ekonomi politikalarının yanında ciddi iç ve dış siyasi riskler nedeniyle özellikle son aylarda Türkiye’ye döviz girişleri iyice zayıflarken bankalar ve reel sektörün yurtdışı borçlarının vadeleri yaklaşmakta. Yurtdışı kredi imkânlarının artık hem çok daha kısıtlı hem de yüksek maliyetli olması mecburen borçların kapatılmasını gerektiriyor ve bu da döviz talebi yaratıyor.
İkincisi, yerel seçimler öncesinde ekonomiyi canlandırma amacıyla artırılan kamu harcamalarının ve kamu bankalarının sebep olduğu kredi genişlemesinin ithalatı tekrar canlandırmış olması.
Canlanan ithalat da döviz talebinde artış anlamına geliyor.
Üçüncüsü, yaşadığı güven kaybı ve enflasyon beklentileri nedeniyle vatandaşın birikimlerini
TL’den dövize çevirme eğiliminin giderek artıyor olması. Bankalardaki döviz mevduatlarında son dönemde gözlenen hızlı artış bunun net bir göstergesi.
Bu sebepler ortadan kaldırılmadıkça kurdaki yükseliş durdurulamayacağı gibi, iç veya dış
siyasette yaşanabilecek bir kriz bu defa ancak kambiyo rejimine yönelik radikal tedbirlerle
durdurulabilecek mahiyette yeni bir kur atağına sebep olabilir.
İç siyasetteki en büyük risk Ekrem İmamoğlu’na mazbata verilmiş olmasına rağmen İstanbul seçimlerinin YSK tarafından iptal edilmesidir. Dış siyasetteki en büyük risk ise S-400 ihtilafı nedeniyle ülkemizin ABD’nin finansal yaptırımlarına maruz kalması ihtimalidir. Bu risklerden bir veya birkaçının gerçekleşmesi ekonomik krizi çok daha derinleştirecek yeni gelişmelere yol açabilir.

Öte yandan söz konusu riskler gerçekleşmese bile Türk ekonomisinin tekrar sürdürülebilir
büyüme patikasına sokulabilmesi için mutlaka ve acilen ekonomi yönetiminin, başta Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Merkez Bankası olmak üzere, tamamen değiştirilmesi ve yerlerine tecrübe ve liyakat sahibi uzman kişilerin getirilmesi gerekmektedir. İçeride ve dışarıda güven ancak bu sayede tesis edilebilir ve Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ekonomi politikaları ancak bu şekilde uygulanabilir.

Gerekenler yapılmadan günü kurtarma telaşı ile geçirilen her gün Türk Milletinin sırtına daha büyük bir maliyet yükleyecektir.

 

 

Haluk GÜNDEMİR

Cevap bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen ismini buraya giriniz